Köşe Yazıları
 

Tehdit, öfke, şiddet: Kime karşı? Neden?

23 Eylül 2012

  Acı duyana yardıma giden merhamet, fedakârlık ve vicdan duygularına sahip olandır. Elbette her mesleğin zorlukları vardır, ancak sağlık hizmeti verenler sadece göreve istinaden yapılabilecek bir mesleğin mensubu değillerdir. Mezun olduğum fakültede bize kazandırılan mesleki bilgi ve becerinin yanı sıra hocalarımızın her fırsatta vurguladıkları “hasta beklemez, hasta bekletilmez” sözünü bize benimsetmeye çalışırlardı. İstanbul trafiğinde saat 8.00’da başlayan derse yetişebilmem için en geç 6.30’da yola çıkmam gerekirdi. Hocayla aynı anda derse girsem de o derste olmadığım yoklama listesine yazılırdı. Gerekçe, hocadan önce hazır bulunacaksın ve peşinden gelen vurgu “hasta beklemez”. Dâhiliye stajını tamamlamış, yazılı sınavı vermiş, son olarak saat 8.00 da başlayan hasta başında yapılacak sözlü sınava girebilmek için yine erkenden yola çıktığım o gün İstanbul bembeyaz karlar altındaydı. Manzara güzeldi ama trafik felç olmuştu. Sınav yerine ulaştığımda henüz sınavın bitmemiş olduğunu öğrenip rahatlamıştım. Ama o gün, o sınava alınmadım. Gerekçe, zamanında burada olmalısın ve peşinden gelen vurgu “hasta bekletilmez”. Biz öğrenciler ise durumumuza şu sözlerle yakınırdık: “öğrenci uyumaz, öğrenci yemek yemez, öğrenci su bile içmez,…”. Hocalarımızın ne demek istediğini ise ancak mecburi hizmet için gittiğim kuş uçmaz kervan geçmez bir köy sağlık ocağında çalışmaya başladığımda anladım. Sağlık çalışanı olmak kimi zaman sizin de bir insan olduğunuzu, gereksinimlerinizin, sıkıntılarınızın olduğunu unutmak zorunda olmanız demekti. Mesleğe adım atılan andan itibaren toplumun daha iyi sağlık hizmeti alması için çalışmak ve hasta haklarının korunmasını sağlamak sorumluluğunu her şeye rağmen, hatta kimi zaman kendinize rağmen üzerinize almanız demekti. Fazla idealist ya da insanüstü bir söylem olarak düşünülebilir. Her hekimin çizilen bu tabloya uygun davranmadığı da bir gerçektir. Ancak burada ifade etmeye çalıştığım hekim kimliğinin özüdür. Merhamete, fedakârlığa, vicdan sahibi olmaya dayandığı içindir ki tarih boyunca makrokozmozun hâkimi tanrı(lar) olarak görülürken, hekim mikrokozmozun hâkimi olarak kabul edilmiştir. Bu kabulleniş hekimeTanrı’ya en yakın kişi sıfatı kazandırmış ancak aynı oranda da uygulamalarının sorgulamasına neden olmuştur.

 
Sağlık hizmetinin verilmesi ve alınması için öncelikle bir sükûnet ortamı ve güçlü bir hekim-hasta ilişkisi gerekir. Ancak günümüzde bunun sağlanamadığını hem toplumumuzda hem de toplumun bir parçası olan sağlık hizmetinde giderek artan şiddet olayları bize göstermektedir. İnsanın kendi adaletini kendisi sağlama eğiliminde olduğu, kendine hak gördüğünü güçle, kaba kuvvetle, zorbalıkla yani şiddete başvurarak sağlama hakkını kendinde meşrulaştırdığı bir dünyadayız. Artık şiddet, toplumda sorunlar karşısında çözüm yöntemlerinden birisi olarak tercih edilebilmektedir. Şiddet, temel bir dürtü olarak ve varoluş gereği savunma ya da grup içi otorite sağlamak için diğerinin varlığını tehdit unsuru görmek ve onu bu konuda sindirmek için karşı tarafa uygulanan zarar vermeye yönelik davranış türü olarak tanımlanmakta. Bu tanıma göre şiddet biyolojik temeli olan bir güdüdür. Öyleyse doğal olduğu kabul edilmelidir. Ancak insan irade sahibi olması nedeni ile şiddet içgüdüsünü yenmeye muktedirdir. Öyleyse insan neden şiddete başvurmakta, konumuz özelinde sorarsak hasta ya da hasta yakınları neden sağlık çalışanlarına şiddet uygulamaktadır?
 
Şiddeti ortaya çıkaranın temelde öfke duygusu olduğu ifade edilmektedir. İnsan ne zaman, neden öfkelenir? İstediğini alamadığında, haksız davranışlara maruz kaldığını düşündüğünde, fırsatları kaçırdığında, engellendiğinde, çıkmazda hissettiğinde, anlaşılmadığında, saygısızlığa maruz kaldığında, hayal kırıklığına uğradığında, çaresizlik durumunda, tehdit algıladığında, ... vb. Öfke, canlı organizmanın varlığını tehdit eden olaylara gösterdiği doğal bir tepkidir. Ancak kontrol edilemediğinde fizyolojik, psikolojik ve içinde şiddetin de yer aldığı davranışsal tepkilere dönüşebilir. Öyleyse bundan sonraki sorum hasta ya da hasta yakınları kendilerini neden tehdit altında hissetmekte, öfkelenmekte ve şiddete başvurmaktadır olacak. Bu soruyu araştırma sonuçlarını göz önüne alarak ve sınırlandırarak, kısaca değerlendirmeye çalışacağım. Sınırımız, bir gereksinim üzerine oluşmuş olan kişiler arası ilişkinin özel bir yansıması olan ve ortada var olan ya da var olması olası bir sorun ile hekime başvuran hasta ve bu gereksinimi yanıtlaması beklenen hekim arasındaki ilişki olacak. Kısaca diyorum, çünkü tarihsel boyutta değerlendirdiğimizde hekim ve hasta arasındaki ilişki geçmişte hekimin tıbbi bilgisini hastanın yararı adına kullandığı, her zaman var olan ancak süreç içerisinde sınırları genişleyen meslek etiği kuralları içerisinde birebir insani bir ilişki iken günümüzde, hekimin yanı sıra diğer sağlık çalışanları, hastane yönetimi, maliye, sigorta/sosyal güvenlik kurumları, ilaç sektörü ve eczaneler, tıbbî teknoloji ve ürün sunanlar, medya, etik kurullar, meslek örgütleri hatta güvenlik görevlisi ve otopark elemanının da müdahil olduğu bir ilişkiye dönüşmüş olmasıdır. Artık hekim ve hasta baş başa değildir. Bu çok sesliliğin yanı sıra sağlık politikaları, hukuki düzenlemeler, toplumsal değerler ve teknoloji hatta hasta hakları kavramının hastalarla hekimleri karşı karşıya getiren bir hak arama mücadelesi olarak algılanması (hasta haklarını ortaya çıkaran ve savunanların hekimler olduğu hatırlanırsa bu ne büyük bir çelişki) hekim-hasta ilişkisinin doğasını etkilemektedir. Dolayısıyla şiddeti ele alırken tüm bu unsurların bir yap-bozun parçaları gibi teker teker ele alınarak değerlendirilmesi bütünü görebilmemiz açısından gereklidir. Ancak tek bir yazıda bu olanaklı olmadığından yap-bozun tek bir parçasını ele alacağız. Bu nedenle yazının devamını bu noktayı hatırlayarak okumanızı rica ediyorum.
 
Araştırma sonuçlarına göre şiddet olaylarının hem toplumda hem de sağlık hizmetlerinde arttığı, sağlık çalışanları diğer meslek gruplarına göre 16 kat daha fazla şiddete maruz kaldığı, hekim ve hemşirelerin yarıdan fazlasının sözel şiddete ve yaklaşık yedide birinin de fiziksel şiddete uğradıkları, kamuda çalışanların şiddete daha çok maruz kaldığı, sözel şiddete uğramada kadınların, fiziksel şiddete uğramada erkeklerin oranının yüksek olduğu ve genel olarak sözel-fiziksel şiddet oranının %80’lere vardığı, şiddet uygulayanların daha çok hasta yakını olduğu belirtilmektedir. Erkek olma, psikiyatrik hastalığa sahip olma, alkol veya uyuşturucu etkisi altında olma, az eğitimli ama ekonomik olarak zengin kesimden olma ise genel saldırgan profilini oluşturmaktadır. Hasta ve hasta yakınının şiddet uygulama nedenleri ise; tedaviden memnuniyetsizlik, muayene sırasında fazla bekleme, gecikme hissi, kötü haber alma, muayene sırasında ihmal edilme düşüncesi, fazla sayıda hasta bakma zorunluluğu karşısında zaman yetersizliği, uzun çalışma süreleri, yanlış anlama gibi iletişim sorunları, hasta ve yakınlarının aşırı istekte bulunması, eğitim düzeylerinin düşük olması ve kurallara uymaması, sağlık kurumlarının yetersizlikleri, medyada hekim karşıtı yayınların olması nedeniyle hekimlerin yanlış yaptıkları durumlarda cezalarının hasta/hasta yakınları tarafından verilebileceği fikrini vermesi, uygulanan sağlık politikalarına karşı yönelik tepkilerin yansıtılması ve sağlık sistemindeki aksaklıklarda hekimlerin günah keçisi olarak görülmesi, hatta hedef gösterilmeleri, hastanelerin ticari işletmelere dönmesi, hastanın müşteri olarak görülmesi, hasta haklarının yanlış algılanarak çalışma koşullarını kötüleştirmesi, hastanın ödeme zorluğu yaşaması olarak ifade edilmektedir. Bunların dışında hekimlerin yeterli mesleki bilgi ve donanıma sahip olmamalarının hasta ve hasta yakınlarının olumsuz tavır içinde olmalarını artırdığı, iletişim sorunlarının varlığı ve bu sorunun hekim tarafından iyi yönetilememesi, hasta yakınlarının bir başka hekimle görüştükten sonra onun yanlış yönlendirmesi sonucu ilk hekime şiddet uygulaması gibi tamamen hekimden kaynaklanan nedenler de yer almaktadır.
 
Çözüm önerileri arasında genel olarak sağlık politikalarının iyileştirmesi gibi makro düzeyde çözümlerin dışında medya aracılığı ile hekimlerin çalışma koşullarının, eğitim süreçlerinin anlatılması, bunun karşılığında aldıkları ücretin gösterilmesi, birçok insanın elini bulaştırmadığı işleri nasıl büyük özveriyle yaptıklarının gösterilmesi gibi duygusal yaklaşımlar ya da hastane/acil girişlerine detektör konulması, güvenlik görevlisi ile muayene yapılması, hatta son olarak haberlerde izlediğim sese duyarlı özel yazılımlı tabletlerin hekimlere verilmesi, muayene sırasında hasta ya da hekimin sesi yükselirse bir sinyalle başhekimlik/güvenlik/polise ileti gönderilmesi gibi çözüm önerileri de vardır (Şiddete karşı önlem olarak tablet uygulamasını, hasta ve hekim arasındaki ilişkiyi herkese açık hale getiren ve ilişkinin özelliğine vurulan son darbe olarak görüyorum. Bu uygulama sorunların giderilmesinde hala çözüm odaklı yaklaşımlar yerine suçlu arama odaklı yaklaşımların benimsendiğinin de bir kanıtıdır).
 
Tıbbi uygulamadan elde edilecek yararı artıracağı öngörüsüyle hasta merkezli bir ilişkinin desteklenmesi; bilgilendirme, paylaşım, hastanın karara katılımının sağlanması bir çözümdür. Ancak bu çözüm, kaynakların adil, gereksinime göre dağılımı, doğru yapılanma, yeterli personelle hizmet, donanımlı altyapı ve uygun fizik koşulların gerçekleştirilmesi ve sorun odaklı sağlık politikası ile anlamlılık kazanabilir. Aksi halde hekimin hastaya, hastanın hekime güven duymadığı, hastanın hekimin açığını kolladığı, hekimin hastasının yararına elini taşın altına koymaktan kaçındığı bir tablo karşımıza çıkacaktır. Sağlık hizmetinin yaşamsal öneme sahip olması nedeniyle nitelikli olarak verilmesi zorunluluğu vardır. Nitelikli bir sağlık hizmeti için ise sorumluluk paylaşımı gerekir. Bu sorumluluk sadece sağlık çalışanlarına değil aynı zamanda devlete, idareye ve hizmeti alanlara aittir.
 
Birebir hastamızla olduğumuz bir ilişkide tüm müdahil olan unsurlara rağmen bireysel olarak yapabileceğimiz hastayla doğru iletişimi kurmamız olacaktır. Yüzümüzün asıklığının, hastamızın yüzüne bakmamamızın birçok geçerli nedeni olabilir: yorgunluk, maddi sıkıntılar, çocuğunuza zaman ayıramamak, hastanelerin işletme haline dönüşüyle mesleki itibarınızın zedelenmesi,….v.b. Ancak hastamız bizim sadece yüzümüzün asık olduğunu görecek ve kendisiyle ilgilenmediğimizi düşünecektir. Yine klasik bir söylem ama haklılık payı büyük bir söylemi tekrar edeceğim; hekim ve hasta aynı amaç için çalışan bir ekibin doğal iki üyesidir. İlişkiye müdahil unsurları bertaraf etmenin ilk adımı, hastamızla olan ilişkimizi insancıllaştırmamız, onu anlamamız ve anladığımızı ona göstermemizdir. Hastalarımızı karşımıza alan davranışlardan kaçınıp onların yanımızda olmasını sağlamalıyız. Bunu yapmanın ilk yolu da iyi hekim olmaktan geçiyor. Sorunların tek muhatabı olarak gösterilmekten kurtulmak için bir hekim olduğumuzu hastalarımıza yeniden hatırlatmalıyız (Unutmayalım ki hekimler tarihte sadece bilimsel alanda değil sosyal alanda ve toplumsal değişimlerde öncü olmuş bir mesleğin mensuplarıdır).
 
Bizim dışımızdaki bir aksaklıktan ya da haklı bir nedenden hasta kendini memnuniyetsiz hissediyorsa bunun öfkeye ve şiddete dönüşmemesi için onunla konuşmalı, anlatmalı, onu dinlemeliyiz. İntern hekimliğim sırasında acil serviste yaşadığım bir olayı sizinle paylaşayım. Hasta yakını kendi hastasının önce geldiği halde neden sonra gelen hastanın tomografiye götürüldüğünü, kendilerinin neden bekletildiğini sordu. Asistan hekim öylesine yoğundu ki yanıt vermedi. Bu sefer hasta yakını sorusunu öfkesi artarak tekrar tekrar sormaya başladı. Yanıt yok. Ben de yanına gidip hastasının bu tetkike gereksinimi olmadığı, müşaade altında tutulduğunu ve yapılması gerekenin sadece gözlemden ibaret olduğunu, tedirgin olmamaları gerektiğini söyledim. Hasta yakını rahatlamış bir şekilde anladım dedi ve bekledi. Sadece 1 dakikalık bir ilgi o kadar. Yazının başlarında öfke nedenlerini sıralamıştım. Burada yapılan sadece hastanın/hasta yakınının ihmal edildiği, engellendiği, çaresiz hissettiği durumu bir öfke patlamasına dönüşmeden ortadan kaldırmaktır.
 
Hekim mesleğini uygularken her zaman risk altındadır, ancak bu riskler arasında şiddete maruz kalma yer almamalıdır. Bunun engellenmesindeki sorumluluğun büyük payı devlete aittir, ancak bizler bireysel olarak yapabileceklerimizi uygulamalı, hekimliğin onurunu yeniden canlandırmalıyız. Umarım bir gün sağlık çalışanlarına da bizlerden beklenen merhamet, fedakârlık ve vicdan duyguları ile yaklaşılır…
 
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı Doç. Dr. Elif ATICI tıp tarihi kitabı Robinson’a atfedilen şu cümle ile başlar: “Herhangi bir nedenle duyduğu acı karşısında çığlık atan ilk insan ilk hasta kimliğini ve onun yardımına koşan da ilk hekim kimliğini oluşturur”.
 
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı 
 
                                 Doç. Dr. Elif ATICI


« Manşet Haberleri